|
 |
|

| Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 455 |
5 Mart 2004 - Fincanın İçindekiler |
|
 |
Ankara'dan : Cumhur Aydın Ulusal Uyanış ve Birlikteliğe Çağrı |
|
3 Mart 1924 ülkemiz kuruluş tarihinde önemli Cumhuriyet Devrimlerinin başlangıç günü olarak kabul ediliyor. Bu tarih, devrimi somutlaştıran üç yaşamsal adımın atıldığı, üç önemli yasanın Mecliste kabul edildiği gün. Din ve Vakıflar Bakanlığının kaldırılması, öğretim birliği'nin sağlanması ve hilafetin sona erdirilmesi.
Kurtuluş yıllarını izleyen dönemde Türkiye Cumhuriyetinin harcı karılırken, çağdaş Türk insanının yetiştirilmesi ve ülkenin bilim ile medeniyet yolunda ilerleyebilmesi hedef alınmıştı. Bu amaç uğruna dinin yönetimdeki vesayetinin kaldırılması ve eğitimin hurafelerden arındırılması yaşamsal önemde adımlar olarak anılmalıdır.
İşte böyle özel bir günün seksen yıl sonrasındaki yıldönümünde, sayıları kırkı aşan üniversite, meslek odası ve toplum örgütü Ankara'da bir araya gelip, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel değerleri ile ülke bağımsızlığının ortadan kaldırılmakta olduğu yönündeki tesbitlerini ulusa bildirdiler. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını ulusal değerler çerçevesinde tarihi birliğe ve silkinmeye davet ettiler.
Hafta sonu Ankara'da yine birçok sendika, meslek örgütünün binlerce üyesi bir araya gelerek, yasalaştırılmaya çalışılan 'Kamu Yönetimi Reformu Tasarısı' ile bir yandan içi boşaltılmış olan sosyal devlet anlayışının tamamen ortadan kaldırılacağını diğer yandan ülkenin eyaletlere bölünüp ulusal birliğin yok edilme yolunun açılacağı savlarını seslendirecekler.
Dilerseniz ekranınızın karşısında şöyle bir arkanıza yaslanın ve Türkiye Cumhuriyetinin nasıl bugünlere geldiğini bu görüş açısıyla hızlıca gözden geçirelim:
İkinci Paylaşım Savaşı ertesi (1946) dünya kırkbeş yıllık soğuk savaş dönemine girerken, genç Türkiye Cumhuriyetinin demokrasi denemesi de başlar. Ancak bu başlangıçta ve izleyen dönemde; Amerika'nın Sovyetler Birliği'ni zayıflatma planları ile ülke içindeki Cumhuriyet ve aydınlanma karşıtı güçlerinin karşı devrimi canlandırma gayretlerinin örtüştüğü görülecektir. İşte bu örtüşme 1990'ların başına kadar yaşayacağımız anaforun yapısını oluşturacaktır.
Sürdürelim… 1960 Askeri Darbesiyle bir süre kesintiye uğrayan bu süreç daha sonra kaldığı yerden ülke değerlerini kemirmeye devam eder. Altmışların sonundan itibaren dünyadaki gençlik hareketleriyle koşut ülke bağımsızlığı ile daha hakça paylaşım taleplerini dile getiren üniversite gençliğinin karşısına güya vatanı korumak adına 'milliyetçi gençler' çıkarılırlar.
68-78 Kuşağın lise ve üniversite dönemi-yetmişli yıllar- ülke insanının birbirine kırdırıldığı bir kan ve gözyaşı denizinde çırpınılarak yaşanır. Bir yandan il il, mahalle mahalle insanlar alevi-sunni ayrımlarıyla kamplara ayrılarak kitlesel olarak katledilirken, diğer yandan devlet içindeki değişik yapılanmaların müdahaleleri ile ülkenin aydınlanma ve bağımsızlığın yeniden nefeslenme kalkışması boğdurulur.
Derken 1980 Darbesi yaşanır. Akan kan durdurulmuştur. Ancak bu darbe ile sistemli bir biçimde ülkenin kırık dökükte olsa birikmiş siyaset ve demokrasi deneyimi parçalanır. Diğer yandan gençliğin depolitisazyonu sonucu ülke geleceği ile gençlerin arasındaki düşün ve gönül bağı kopartılır.
Yine bu dönemde; dünya siyasi ve ekonomik gelişmeleriyle koşut, bugünleri hazırlayan 'ekonominin liberalleştirilmesi' yönünde adımlar atılmaya başlanır. Mevcut yapının çökertilip yerine yenisinin konamamasının faturasını doksanlı yılların başından 2000'e erişecek süreçte ülke kaynaklarının peşkeş çekilmesi ve bankaların içlerinin boşaltılmasıyla ile ödenecektir. Belki bütün bunlardan daha da vahimi insanlığa ait onur, şeref gibi bütün temel değerlerin de örselenmesi; hırsızlığın, köşe dönmeciliğin toplumun her kesiminde kök salmasıdır.
Ülkenin başına örülen çoraplar bununla da sınırlı kalmayacaktır. Kıbrıs'a haklı müdahale ertesi başlatılan Ermeni etnik terörü, seksenlerin ortasında yerini Kürt etnik terörüne bırakacaktır. Onbeş yıllık dönemin sonunda otuzbini aşkın insan yitirilir. Bu terörün durdurulması amacıyla göz yumulan kimi yapılanmalar başka acılar da yaşatacaktır. Ülkenin maddi ve manevi kaynakları, enerjisi üretim yerine böylece boğdurulmuş olur.
Nihayet 1996'da Susurluk ilçesinde bir trafik kazasıyla ortaya çıkan tablo, seksen öncesi kullanılan insanların ne tür örgütlenmeler içinde izleyen dönemde de değerlendirildiklerinin göstergesidir, en çarpıcı biçimiyle.
2002'nin başında Türkiye Cumhuriyeti, ekonomisi neredeyse bir daha toparlanamayacak biçimde batırılmış, sürdürülen rantiye düzeni ile iç ve dış'ta toplam iki yüz milyar doların üstünde borçlandırılmış bir edilgen ülke durumuna düşürülmüştür. Cumhuriyetin temel değerlerinin içi boşaltılmıştır.
Kısa notlar burada bitiyor…
Hiç kuşku yok ki; ülkenin elli yılı aşkın demokrasi deneyimi, dünya egemen güçlerinin ülke üzerinde at koşturdukları bir dönem içinde yaşandı. Kendimizi korumak için her silkinişimiz ise daha da batağa saplanmamızın ortamlarını yarattı. Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti'ni yönetenler, onu kuranlar kadar yürekli ve ilkeli davranamadılar.
İşte Ankara'da toplanan ve ülkenin her köşesinden ses veren "Ulusal Mutabakat Hareketi", Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki harcın niteliklerine taban tabana zıt; eğitimin dinselleştirimesi, bilime sırt çevrilmesi, üretimin sıfırlanması ve ülke kaynaklarının talan edilmesiyle tümüyle bir çöküş ve yok olma sürecinin eşiğine geldiğimiz tesbitini yapıyor.
Yakın geçmiş ve geleceğe ilişkin yorumlar ise şöyle toparlanabilinir mi?
Bugün, yüzde sekseni eğitimsiz ve yoksulluk/açlık düzeyinde debelenen halk başını gözünü yara yara son yirmi yılın sorumlularını cezalandırabilmiş ancak çarpık seçim sisteminin de etkisiyle yönetimi, önceki dönemlerde yaşandığı gibi hemen tümüyle Amerikanın plan ve beklentileriyle örtüşecek biçimde hareket eden, "ılımlı islam" olarak lanse edilen gruba teslim etmiş durumda. Yüzde yirmilik görece eğitimli ve varsıl kesimin bir kısmı ise en tepeden aşağıya doğru kendi maddi birikimleriyle koşut biçimde "benim düzenimi bozmayacak herşeyi kabul ederim" mantığı ile davranır durumda.
Ülkenin ekonomik olarak çökertilmesi tamamlandıktan sonra idari ve yapısal parçalanmasının da "yerelleşme adımları " ile gerçekleşmesi planlanıyor. Geriye ulusal hiç bir değere sahip olmayan, zararsız, bir avuç zengini tüketen, kalanı dilenip karnının doyurmaya çalışan, tehlikeli olmayacak biçimde savlara göre "dini ile barışmış" bir cemaat topluluğu kalacak. Parçalanma toprak ve etnik temel olarak ta ilerleyebilirse kalıcığı kesinleşecek.
Bütün bunların halkın önünde rahatlıkla yapılabilmesi için, onların beyninin medya yardımıyla tamamen boşaltılması ve yönlendirilmesi ayrıca hiç bir zaman gerçekleşmeyek Avrupa Birliği Ülkeleriyle birleşme masallarıyla düşlerin pompalanması gerekiyor.
Tesbitlere, yorumlara katılıp, katılmamak size kalmış. Ancak medyanın en hafif deyimiyle dinlendirici, uyutucu, moral verici davrandığı doğru kuşkusuz!
İşte tam da bu ortamda, şimdilik kalabalık olmasalarda insanların, örgütlü grupların bir araya gelip, ülkenin ve Türkiye Cumhuriyetinin temel değerlerinin korunması için bir "ulusal dirilişe gereksinim olduğunu ve bunun aciliyetini" seslendiriyor olmalarını her birimizin pek çok kez düşünmemiz gerekmez mi?
Sorunların olağanüstü derinleşmiş ve bütünselleşmiş olduğu kuşku götürmez durumdadır.
Dahası bu hepimizin ortak görüşüdür. Ancak ilginç olan sesleri yüksek bir kısım sermaye grubu, dinci kesim ve kendilerini sol olarak nitelendiren bir entellektüel öbeğin neredeyse el ele vermiş bir şekilde, değişik terminolojileri ustaca harmanlayarak "ulusal devletler" döneminin sona ermekte olduğunu dile getirmeleridir.
Yani ülkenin bağımsızlığının yok olması ve Atatürk Cumhuriyet'inin yıkılması, önlenemez, zamanı gelmiş bir kaçınılmaz durum olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.
Onlara göre, küreselleşmenin izleyeceği seyri ülke olmasa da kendi çıkarlarımıza en az zarar gelecek şekilde atlatabilmek için öncelikle Amerika'ya uysal ve teslimiyetçi davranmamız gerekmekte ve 'ya olursa' deyip Avrupa'ya kapılanma, yamanma en akılcı yöntem olarak gösterilmektedir.
Oysa bunlar; en azından bir kısmı, başta Amerika olmak üzere, birlik içinde görünseler bile Almanya, İngiltere ve Fransa'nın nasıl ulusal devlet olarak varlıklarını kökleştirmeye çalıştıklarını, emperyalist yapılarını hegoman imparatorluklar olarak gelecek yıllara taşımaya çalıştıklarını da görüyorlar kuşkusuz. Bu devletlerin kendi sermaye gruplarının önlerini açmak için kendilerine sorun çıkaracak tüm sınırların, engellerin ortadan kalkmasına çalıştıklarını da biliyorlar. Bir yandan uluslar döneminin bittiğini kulaklara üflerlerken diğer yandan işlerine geldiği ve kontrollü biçimde mikro milliyetçilikleri, etnik yapılanmaları körüklediklerini de anlıyorlar. Nihayet yeniden şekillenen "Büyük Ortadoğu Projesi"nin dünya enerji kaynaklarını kontrol etme amacı taşıdığını da pek ala biliyorlar.
Öyleyse, seslendirdirdikleri şu aslında: Bu selin önünde durulmaz, kıyıda kendimize güvenli yerler de gezinelim!
Ayrıca bu selin sınırları ve Cumhuriyeti ortadan süpürmesi şu 'güzel' sonuçları da doğuracak onlara göre:
- Ordu gereksinimi azalacak. Kaynaklar daha fazla eğitim ve üretime ayrılacak!
- Millet diniyle barışacak!
- Ceberrut devletin güya yıllardır azınlıklar ve etnik gruplar üzerinde estirdiği baskı sona erecek, şekilde de olsa ortaya çıkacak durum kafalarındaki terminolojinin bir bölümüyle örtüşecek!
İşte Ankara'dan şimdi seslerini yükseltmeye başlayanlar bu karanlık tabloda "ulusal birliktelik" için umut ışığı olduğuna inanıyorlar. En başta, yaşadığımız altmış yıllık toz dumandan sonra büyük medya ne kadar sahiplerinin çıkarları doğrultusunda davransa da, daha geniş kesimlerin giderek daha somut biçimde üzerimize çöreklenen bu yapının kimler tarafından ve nasıl hazırlanmış olduğunu ve bu güçlerin yakın zamanlı planlarını artan bir netlikle kavradıklarını görüyorlar.
Tarihin ilk anti-emperyalist, ulusal kalkışmasını başarmış, laik Cumhuriyet' i anadoluda yaşama geçirmiş olduğumuzun yeniden anımsanıyor oluşuna güveniyorlar belki de.
Şimdilik bunlardan daha az haberli halk kesimleri ise yaşanmakta olan bu düzenin onların mutluluğu ve refahına hizmet etmediğini her gün daha fazla anlıyorlar. İnsanlık birikimleri her gün daha fazla "eşitsizliğin"ülke ve dünya insanlarının kaderi olamayacağını anımsatıyor onlara. Böyle düşünülüyor ve buna da güveniliyor.
Ulusal güçlerin, yeni emperyal saldırılar karşısında, dünya dengelerini gözeterek akılcı bir biçimde direnmeleri bizden sonraki kuşaklara neler yaşatacak?
Onlar daha eşit, daha onurlu ve daha insanca yaşanır bir dünya'da nefes alabilecekler mi?
Cumhur
cumhur@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          7 Kahveci oy vermiş. |
7 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Enişte'den Erişte'ler : Ahmet Şeşen Akıntıya Kürek Takıntıya Yürek Dayanmaz |
|
Geçenlerde konuşuyoruz, konu döndü dolaştı geldi takıntılara. Saymaya başlayınca "Ne çok takıntım varmış !" diye bunaldım... Bunalınca da sizi de kapsama alanına aldım... Tek başına takılmanın ne akıntıya ne de takıntıya faydası var. Sizlerle birlikte belki yüreğim bile dayanır takıntıya, belki de kürek bile çekeriz akıntıya...
Takıntı No : 1 - Yer : Bulaşık Makinası - Konu : Gelişigüzel Tıkıştırma
Dediğim gibi tı-kış-tır-maaaa. Asla tıkıştırmam, itina ile yerleştiririm. Hatta çatalları, bıçakları vs.vs. ayrı ayrı gözlere yerleştiririm ( boşaltırken kolay oluyor ). Tabaklar; her zaman benim istediğim biçimde sıralanmalı, mümkünse araları biraz aralanmalı, hatta kirli olanlar elde bir posta çalkalanmalı, hala problemli olanlar var ise derhal elde yıkanmalı... Elde yıkadıktan sonra ne gerek mi var o zaman makinaya ? Duymamış olayım ben bunu ..!
Takıntı No : 2 - Yer : Arka Balkon - Konu : Çamaşır Asma
Söylediğim gibi as-maaaaa. Ya da benim gibi düzenli as, çamaşırların bir suçu yok, neden idam eder gibi asıyorsunuz ? Kalorifere yakın olan yerlere aciliyeti bulunanlar ve zor kuruyanlar, çoraplar en sağa ve birbirleriyle eş ve de tersyüz edilmiş şekilde
( sonra katlaması zor oluyor ), gömlekler askıya, t-shirt'ler iz olmasın diye mandalsız, iç çamaşırların cama bakması ise anlamsız... Zaten panjurunuz var ve kapalı, kim görecek ki ? Deseniz bile kulak asmam, gerekirse çamaşırları yeni baştan asarım ..!
Takıntı No : 3 - Yer : Mutfak - Konu : Yemek
Tertemiz pür-u pak bir mutfak isterim, dağınıklık yok. Bir yandan yemek yapılacak, diğer yandan geride kan ve gözyaşı bırakılmayacak. Teflon tavalar öyle eviyeye kirli kirli atılmayacak, sofraya oturmadan yıkanılacak ( sonra temizlemek için göbeğim çatlıyor walla ). İşte o kadar ...! Bunun ismi yemek, arkasında ister emek ...! Varsın olsun bir miktar sofrada beni beklemek. Başlayın siz ben zeytinyağlılara yetişirim. Çorba soğursa soğusun, kendime asla mutfağı dağınık bıraktı dedirtmem... Hiç meraklanmayın, kendim delirsem bile sizi delirtmem ..!
Takıntı No : 4 - Yer : Masa - Konu : Sandalyelerin Tahsisi
Bu takıntım son yıllarda hayli azaldı ama yine de paylaşayım sizlerle. Eskiden evimize yemeğe gelen misafirleri düşünürdüm. Filanca şuraya oturur, şu köşeye çocuğunu alır ( beslenme durumu daha uygun ), şu sigara içer, o öyle, bu böyle derken sonunda gördüğüm tablo düşüncelerimle taban tabana zıt... İyi ki sinir katsayım kıt, nazımın geçtiği kişilere dayanamaz ufaktan atardım bir zılgıt...! Gençlikte var tabi o zamanlar; "Heeeeyyyt ! Herkes, benim belirttiğim yere otursun" derken, bugünlerde "Dileyen dilediği yere buyursun" biçimine dönüştü ..!
Takıntı No : 5 - Yer : Gardrop - Konu : Gömlek Askıları
Bütün askılar aynı istikamete.. Yani askının kanca uçları gardrobun arka yüzüne, gömleklerin ön yüzleri de sola dönük olacak. Neden mi ? Ben sağ elimi kullanıyorum, sağ elimle askıyı çıkartacağım, önü bana bakacak şekilde sol elime gömleği alacağım. Öncelikle askı yerine konacak, sol elle tutulan gömleğe boşta kalan sağ elle tek bir hamlede dalınacak. Gördünüz mü ? Ne kadar pratik ve de kolay...! Asıl senaryo var ki kafamda : Müthiş bir olay... Sol elimle gömleği havaya atıyormuşum, sola 180 derece dönüş yaparken önce sağ sonra sol elle gömleğe tek seferde dalıyormuşum... Aslında senaryo değil, itiraf ediyorum, denedim defalarca ama olmuyor... Sadece sağ elim giriyor dümdüz... Yoksa, siz denemediniz mi henüz ...?
Takıntı No : 6 - Yer : Çekmece - Konu : Kim değiştirdi yafu bunların yerini ?
Çekmecelerin hangi çekmece olduğu önemli değil, önemli olan düzen değil mi efendim ? Salatayı yapmışsın özene bezene, sıra gelmiş limon sıkıp üzerinde gezdirmeye, ne gereği var şimdi limonluğu başka bir çekmeceye tıkmaya ? Detaylı adres tariflerine bayılırdım. Oysa şimdi zor durumda kalıyorum. "Sevgili oğlum, mutfakta, buzdolabının yanındaki üst çekmeceden tirbuşonu getirir misin ?" diyemez oldum ağız tadıyla. Böyle olmayacak, en iyisi bir düzenleme yapmalı ÇDF - Çekmece Değişiklik Formu adıyla. Öyle de yaptım, birşey aranacaksa önce ÇDF'nun dosyasına bakıyorum "Eski yeri komodinin 2.çekmecesi olan donlarım, tuvalet masasının soldan 3.çekmecesine tayin edilmiş. Değişiklik Tarihi .... Değişiklik Emri : ... Değişikliği Yapanın İmzası : ......". Güzel de oldu, tam istediğim gibi. Epeyce kullandım, taa ki : "Kim değiştirdi laaayyyyn bu ÇDF dosyasının yerini ?"... diyene kadar ...!
Sonuçta; bendeki durumların, halk arasında saplantı veya takıntı diye ifade edilen; Latince, rahatsız etme anlamına gelen obsideratum veya obsidere denen hastalık olmadığını düşünüyorum. Gerçi merak edenler sitemizdeki uzman arkadaşlarımızın :
http://www.kahvemolasi.com/sayilar/20030815.asp - Yankı YAZGAN'ın ve
http://www.kahvemolasi.com/sayilar/20030924.asp - Nevzat TARHAN'ın
obsesif hakkındaki yazılarını inceleyebilirler ama bana yorumlayanı vururum.. :-)))))
TAKINTI bu belli olmaz, kimine kavun yedirir kimine kelek, ne demiş Burhan FELEK :
"Uykum kaçınca aklım bir şeye takılır ve o takıntıyı savuşturuncaya kadar gözüme uyku girmez..."
asesen@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          14 Kahveci oy vermiş. |
14 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
Arap olayım ben de kahveciyim... : Beyhan Duffey |
Bir Acayip Love Story
-Dur çatlama civanım, geldim....
-Nerdesin balım ? İki saattir zili çalıyom ?
-Misafir odasının yanındaki gömme banyoda, sütle güzellik banyosu yapıyodum...
-Bak..bak...bakk.. Köylü Durdane'deki laf ebeliğine de bak. Kız sen bennen dalga mı geçiyon ?
-Eee, n'olmus ? Peki sen bennen dalga mı geçiyon ? Tek gözlü bu kapıcı dairesinde nerde olacam ki ? Yalan Rüzgarı'nı izliyodum, televizyonun sesinden duymadım zili... O ne Celalim elindeki ?
-Şu sepeti al bakalım elimden ? Hah, şöyle. Ayakkabılarımı da çıkarayııım. Şöyle yanıma gel bakalım gonca dudaklım...
-Dur..dur... Tüh, Allah cezanı vermesin senin Celaaal ! ! . Salyalarını neyin hep azıma soktun. Nereden çıktı bu şindi sabah sabah ? Hem ne o elindeki kırmızı gül felan ?
-Gel, gaçma benden gonca gülüm. Ağşama gaden televizyon izliyon bu delikte, hiç mi görmüyon dodak dodağa öpüşen ?
-Görüyom, görüyom da heriflerin heç biri senin gibi salyasını sümüğünü sokmuyo avratların ağzına Celaliim. Hem s'ona onnar öpüştükten gayrı, gadının dodaklarındaki boya bilem yerinde duruyo. Hemide bak şöyle öpeceen...
-Gız valla iştahımı söndürdün ha. Bir medeni hareket yapak karımıza dediydik. Bu gün Dünya Kadınlar Günü'ymüş. Sana da bi gül getirek dedik ama ağzımızdan burnumuzdan getirdin be Durdanem. Ne demiş atalar, " ayıya gül vermişler göyüne dürtmüş " Senin ki de o hesap....
-Aaaayy.... Aslanım, yiğidiiiimm... Ben ne bilem o gülü bana aldığını. Ben sandım dı ki, buldun biyerden getirdin işte.
-Altı numaradaki Levent Bey, bizim apartmanın garşısındaki çiçekçiye söylemişmiş, 8 Mart'da gapıcıya ver o Berrin'e versin bu gülleri demiş. Ben de içinden bi tanecüğünü senün için yürüttüm, al fistanlım.
-Celaliiiiim, datlım, gıymatlım. İnce ruhlu gocacım benim...
-İnce ruh mince ruh. Sen bu Berrin karısından çok laf bellemeye başladın eyi, eyi. Amma velakin sanma ki Leyla Mecnun aşkı yaşıyo onlar da haa ! !. Karı sabah sabah kapıyı bi açtı, gözünün biri bizim baldıcan rengi basma perdelere dönmüş. O karıya gül versen n'oluuuur, kalas versen n'olur ? Dayak yedikçe azgın boğaya dönüyo...
-Öyle deme civanım. Adam seviyo Berrin ablayı. Emme gısganıyo da. Dün temizliğe gettim ya ona, bana bi iç çamaşırları neyin göstertdi, aklın durur. Gırmızı dantel donlar, ipekten gecelikleeer... Bi de özür dilemiş, ayaklarına kapanıp ağlamış. Bir daha da elimi kaldırırsam sana, ellerim kırılsın inşallah, demiş.
-Hii.. bilmez miyim, iki senedir aynı sözleri dinleye dinleye benim kulaklarım gıcırtılı kapı menteşesine döndü.
-Goooooçççuuuuuummm ! ! !
-Ne kız, dellenme... Dur... get... Get dediimm... Dur, getme, gel... Şu perdeleri bi çek hele.
-Kim görecek kiii ? Yerin yedi gat dibindeyik len..
-Olsun gız, sen gine de kapat. N'olmaz, n'olmaz... Giz geşsene şöyle alt yana...
-Dur leen... Fantazi yapak biraz... Berrin abla dedi ki, kocanın üstüne çık, oynaş...
-Şindi sen erkek mi oluyon yani ? !...
-Yok leeen, öyle deel... Dur gösterem...
-.....
-Hay içine sıçıyım telefonunun da, kapıcılığının da, beş numarasının da...
-Boşveeer... zırlasın dursun...
-Planı devreye sokak mi gıız ? Camları da gapıyı da sonuna gader aç hele...Hadi.. Ben başlıyom. " Kız sen böyle oynaşmayı nerden belledin ? Yoğsam " ? ?
-Yoğsam ne ? Sana da bişey yaramıyo be, kütük gibin adamsın.
-Gız açtırma benim bayramlık ağzımı...
-N'olurmuş açarsan ? Aç da bi gör bakalım neler oluyor. Valla " poliiiis " diye bi bağırırsam bellersin gününü...
-Bak Durdane kaşınıyon gene, kötü söyleyip kötü şeyler yapmak zorunda bırakma beni, sona çok pişman oluyom..
-İyi oluyo. Bir tek o zaman hatırlıyon benim de canımın baklava börek çekeceğini, fistan neyin giymek isteyeceğimi..
-Kız senin neyine fistan mistan. Merdivenleri silerken mi giyeceen, yoğusam temizliğe giderkenem mi ? Şinci kafana bi yumruk indirdim mi valla, yıldızları sayarsın.
-Hee.. doğru dedin. Aha bu dediklerinden gayri gün yüzü görmem ki ben. Elin pisliğini temizle, camını sil, ütüsünü yap. Canımdan bezdirdin beni genç yaşımda be...
-Durdane attırma benim kafamın tasını, kötü olacak...
-Olsuuuuuun... Duymayan da kalmasın. Beni babamın evine sal Celaaaaalll... Yoğsam canıma gıyacağım...
----
-Yahu bu kadın hala sağ mı ?
-Şükrü Bey siz de işi iyice alaya vurdunuz bakıyorum. Keyif alıyorsunuz galiba kadıncağızın dayak yemesinden.
-Ne o Berrincim, yine bir gözüne kalıcı makijaj yapmış Levent Bey. Ellerine sağlık, pek de yakışmış.
-Sen ne bakıyorsun pencereden ayol ? Gir çabuk içeri. Erkek başınla dedikodu dinlemeye utanmıyorsun da... Hassüpanallaahh ! !.. Neler oluyor Nazan Hanım ?
-Celal karısını dövüyormuş ayol. Şunları bi yola getiremedik gitti. Kızcağız bu adam bozuntusunun elinde kalacak bir gün...
-Amaaaannn, canınızı sıktığınız şeye bakınız Nazan Hanım. Tek başına sokağa çıkamaz. Alışverişe çıkmayı, giyinip süslenmeyi bilmez. Medeniyetin göbeğindeyiz ama daha geçen gün söyledi bana yanında kocası olmadan çarşıya bile inmemiş altı aydır. Hem bunlar alışık ayol dayak yemeye. Nasıl diyorlar zaten, karnından sıpasını sırtından sopasını eksik etmeyeceksin. Ee. Bu tür kadınlara da müstahak canım, cehalet diz boyu. Kendilerini geliştirememiş olduktan sonra...
-Söylediğiniz şeyleri beğendiniz mi Filiz Hanım. Okumuş kadınsınız üstelik. Biz medeni insanlar bu tür insanlara yardım etmedikten, onların yanında yer alıp haklarını savunmadıktan sonra, bu memleket adam olmaaaaz... Cehalet onların suçu mu ? Üstelik kocanızın tarafınızdan günde kaç öğün dayak yediğini herkesler biliyor.
-Aaa..aa..a ! ! Üstüme iyilik sağlık. Allah kuru iftiradan saklasın. Ben mi dövüyor muşum kocamı ? Kıskananlar çatlasın. Biz öyle Durdane ve başkaları gibi kocalarımızdan üç öğün dayak yemediğimizden olsa gerek bu kıskançlıklar. Haaah, İnci Hanım'da yetişti. Şimdi kendileri olaya el koyarlar şappadanak..
-Yine ne oluyor bu apartmanda ? Sabah sabah şenlik çıkmış size. Celal'le Durdane mi yine ?
-Kim olacak İnci Hanım, onlar tabii. Ama sesleri solukları yine kesiliverdi. Bunlar hep böyle. Bir kavgaya tutuşuyorlar, sonra hiçbir şey olmamış gibi, ortalık süt liman... Ben bir türlü anlayamadım bunların işini ya, hayırlısı...
-Kadın dayanışması şart azizim. Biz bir şey söylemeye kalkacak olsak, amanallah o çam yarması Celal yanlış anlayıp canımıza okur. Hanımlara söylemeli. Durdane'ye taktik öğretmeli taktik...
-Ayol ben kendimce bir şeyler söylüyorum ama kadın modul. Köylü, cahil. Bir türlü kafası basmıyor söylediklerime. Kocamdır döver de sever de diyor. Üstelik öyle orasında burasında yarası beresi de yok. Nasıl dayak yemek ben bir türlü anlayamadım..
-Haklısınız Berrin hanımcıım. Her erkek Levent Bey kadar başarılı olamaz ki bu konuda. Ama diyorum ki, siz akıl vermeseniz Durdaneye artık. Bakın ters tepiyor, olan size oluyor, dayağı siz yiyorsunuz. Yani kelin ilacı olsa hesabı....
-Terbiyesiz adam...
-Şükrü Bey yakışıyor mu size genç bir hanıma böyle laflar sarf etmek. Üstelik karınızın bir kuru temizlemeciye kaçtığını aşağı mahalleden bile biliyorlar...
-Meral Hanım terbiyenizi takının, yoksa fena olacak...
-Ayyy... fena olacakmış. Çok korktum vallahi. Göstersene bir nasıl fena olacakmış, moruk ?.
-Sen kime moruk diyorsun, şıllık ?
-Bir susabilir misiniz, lütfen ?
-Aa.. siz iyice terbiyesizleştiniz kuzum. Derhal herkes kapısını penceresini kapatıp evine girsin..
-Bu kadını mahkemelerde süründüreceğim... Ben koca bir albayım, albay. Memlekete yaptığım hizmetleri bir bir saymaya kalkarsam...
-Süngüsü düşmüş albay. Sizin o kof hikayelerinizi kahvehanelerde bile dinlemiyorlarmış artık.
-Bir şey söyleyeceğim, bir susun hele ! !...
-Yaşlı başlı adama sen ne diyorsun kadın, bu ne terbiyesizlik böyle ?
-Nazan hanım şu gördüğünüz saksıyı o içi boş kafanıza yemeden pencerenizi kapasanız iyi olacak...
-Susun dedim sizeeeeeeeeeeee ! ! !..
-Edepsiz kadın seni, şunun söylediklerine bir bakın hele komşular...
-Belediye baksın sana, selülitli hatun.
-Sen benim selülitlerime kurban ol. Duymayanlar da duysun söyle de, geçen hafta kıçından kilolarca yağ aldırdığını...
-Ay ortalık iyice karıştı. Yahu bi susun dedim size...
-İnci karısı delirdi. Ne o öyle elinde megafon canım ?
-Hanımlar bugün günlerden ne ?
-8 Maaaaart ! !
-Yani ? ?
-Yani ? ?
-Dünya Kadınlar Günü.
-Öyleyse ? !.. Hadi hazırlanın, doğruca Meydanlara, haklarımızı savunmaya...Dayağa, kadın erkek eşitsizliğine karşı çıkmaya. Bu ülkede Durdaneler çoğalmasın...
-Coğalmasıııın ! ! !
-Celaller coğalmasıııın....
-Coğalmasıııın....
-Ne duruyorsunuz öyleyse ? Hadi Durdanelerin haklarını savunmaya, meydanlara arkadaşlaaar...
-Meydanlaraa, onların haklarını savunmayaaaa !..
....
-Durdaneeemm...
-Celaliimm...
-Dadından yenmiyon gııız...
-Şımartma leeen beni.
-Bizim şu dalavere çok işe yarıyo deel mi, bunları epey bi zaman oyalıyo..
-Hee... Berrin karısı bana her gün akıl veriyo. Şunu yap, böyle söyle, şöyle davran deyi. Beni dövdüğünü söylüyom, inanıyo. Çok da üzülüyo. Len biz vazgeçelim bu oyundan leen. Vallahi de billahi de vicdanım sızlıyo, kadın benim için boş yere üzülürken.
-Boşveeeer. Üzülsün dursunlar. Aha bunu da yapmasak, iki dakkan neyin müsaade etmeyecekler ki oynasak, balım. Zırt telefon, pırt telefon, Celal ekmek al, kasaba git, Durdane temizliğe gel, merdiven sil.... Durdaneeee ? ? ! !
-Ne civanım ?
-Gadınlar günün gutlu olsun balım. Aha bu gülü gönlümün en derin yerinden goparıp veriyom sana.
-Balın gurban olsun sana Celaliiim...
-Durdaneeee...
-Neee ?
-Bak herkescikler getti apartımandan.
-Eeee ? ?
-Hani diyom ki...
Beyhan DUFFEY - Cidde / Suudi Arabistan duffey@kahveciyiz.biz
| | |